Sınava sayılı günler kala, kalbin içinde büyüyen bir boşluk ve o boşluğu doldurmaya çalışan bir ses…
“Babamın Türküsü”, kaybın ardından eksilen bir hayatın, hatıralarla kurulan görünmez bağların ve acıyla yoğrulan bir çalışma azminin hikâyesi.
Geçmişin sıcaklığıyla bugünün mücadelesi arasında, insanın yeniden ayağa kalkma çabasını anlatıyor.
BABAMIN TÜRKÜSÜ
Bazı günler böyle olur işte. Benzine ulaşmaya çalışan ırmak misalı, kendi çalkantısında debelenip durur insanoğlu. Dalgaların kıyıya vurduğu tüm çöpleri cebine doldurur, sarhoş balık misali kendi denizini aramaya koyulur.
Mevsim genç deniz durgun, ufak bir esinti var. İstediğim bu değilmi? Masmavi denizin kollarındaydım.Her yan sonsuzluk.Denizden başka hiçbir şey görünmüyor. Kendimle yalnız kalmak iyi gelecekti.
Ama ben kendimi bulamıyorum. Tarifini yapamadığım, adını bulamadığım o kelime beni sürüklüyor
tanımadığım coğrafyalara.Yolculuk yapacak gücüm yok benim, gücümü terkedildiği o karlı gecede bıraktım.
Galiba bahsettiğim çalkantıların içindeyim.Fırtınadaki külüstür balık teknesi misali yönümü kaybetmiştim.Sanki soğuk bir gündeki gökyüzü gibiydi anılar, dokunsam oracıkta pürüzsüz bir
mesafesizlikte ,aynı zamanda kurak bir toprak kadar engebeliydiler bana. Sanırım artık yeni çiçekler açmak bana göre değildi.
Kirpiklerime düşüyorsun bir çiy damlası olarak
Yumuyorum gözlerimi gözkapaklarımın içindesin
Sonsuz bir uykuya dalıyorum sonra ve sen
Hiç büyümüyorsun artık iyi ki büyümüyorsun
Adınla başlıyorum her şiire ve her mısrada
Esirgeyensin bağışlayansın, biad ediyorum.
Çocuksun sen ve bu dünya sana göre değil
Ahmet Telli
O akşam eve geldiğimde, en sevdiğim keki karşımda buldum.Anacığım en sevdiğim keki hiç eksik etmez. Ciğerlerime kadar çektim o kek kokusunu. Neler neler sığdırırım bu kokuya..
Yanında içtiğim çayımın demine, uzak diyarların özlemleri karışır, üzerime hiç anlamlandıramadığım garip bir hüzün bulaşırdı. ‘Kumru kekini yediysen, dersine başla ‘diye seslendi annem.
Bu sene büyük beklentilere gebe, tek başına büyüttüğü Kumrusu artık büyüdü.İkimizinde ebe olduğu bu oyunda, yol almak epey yorucuydu. Annem üzerine düşeni yapmıştı. Sıra bendeydi.
Sanki içime bir çaydanlık kaçmış; ocağın üstünde unutulmuş, fokurdayıp duran bir çaydanlık.İçim kaynıyor bir süredir. Her seyim az, her şeyim eksik başkalarından. Sınava bu kadar az bir süre kalmışken bu hissettiklerimi çözemiyorum. Hani şu matruşka bebekler gibi, birinin içinden tıpkısının aynısı ama daha küçük boy olarak beriki çıkar, biraz öyle hissediyorum.Kendi içimde kaç ben varsa, en küçüğü, kalbi en dar olanı çıktı ortaya.
Dünya içinde dünya, ne doğru söz. Bilmediğim bir halimdi bu. Sevmedim de bu halimi…
Kendi kendine söylendi Kumru ‘Hiç bir bahanen olamaz, sadece çok korktuğun bir dönem.’ Kendini nasıl oyalayacağını, kafasının içindeki sesi nasıl susturacağını bilemedi Kumru. Tabletini alıp yatağa uzandı. Bunaldığı zaman arada küçük ödüller veriyordu kendine. Yoksa hiç çekilmez.Madem gitar dersine gidemiyorum bu yıl, arada müzik dinlememde ne sakınca olabilirdi ki. Bir müzik türüne karşı fanatikliği yoktu Kumrunun. Babasının sözü geldi aklına ’Fanatiklerden nefret ederim’ demişti bir seferinde.Onlar müziği seviyor olamaz.’öyle kesin bir ifadeyle de demişti ki, sormak gerekmişti: ‘Niye?’ Babam tak diye vermişti cevabını:’Müzik kalbi genişletir, sevmeyi öğretirde ondan’ Sevmeyi babam öğretmişti.
Emeği, gökyüzünü, yıldızları, küçük bir çocuğun gülüşünü, annemin gamzesini, kıyıda köşede kalmış keşfedilmemiş bir sürü ayrıntıyı bulup çıkarmanın verdiği hazzı öğretti…
Kusur bulmanın değil, kusur örtmenin güzelliğini öğretti. Sen ne kadar kaçsan da, ıskalasanda , görmezden gelsende, kalbine kilit de vursan hayatın sana diyeceği varsa sinsi sinsi bekliyor sırasını ,yıllarca.Öyle sabırlı. Öyle fil havızalı, öyle unutmuyor hayat.Gömdüm san.Defter kapanmayınca kapanmıyor.
Yeni yollara çıkılamazmış sanki Durup geçmiş bir kavşakla ödeşmeden
Murathan Mungan
Sabah. Gözümü aralıyorum, babamın yanık sesi evi doldurmuş.Bir şarkı söylüyor.Neşesi yerinde demek.Onu bırak, evde babam! İş için gittiği uzun yolların birinden dönmüş.Belli ki gece biz uyurken. Karın kelebekleri basıyor içimi bir anda. Durdurulmaz bir neşe fırtınasına kapılıyorum, ağır yün yorganın altında. Bir okul sabahı soğukluğu yok evin içinde.İkinci bir farkındalıkla yataktan fırlıyorum, günlerden cumartesi.Eski bir apartman bizim ev. Kaloriferler yanmıyor hiç.
Annem katalitik marifetiyle küçük bir cennet yaratıyor evin içinde. Koridora çıkmak cesaret istiyor. Burnumu yaslıyorum soğuk pencereye. Dışarısı diz boyu kar.Şu içerisinde sahtecilikten kar yağan küreler var ya, işte onlardan biri sanki dünya ,biri sallıyorda sallıyor, göz gözü görmüyor. Mahalle dev bir doğum günü pastası üstü kremalı. Babam mutfakta, sırtı dönük tezgahta bişeyler yapıyor, bir yandanda türkü söylüyor. Bilmiyorum bu türküyü, ama ne güzel söylüyor. Koşup sarılıyorum arkasından başım bel izasına geliyor. Beni koltuk altlarımdan kavrayıp, havaya kaldırıyor, ah yedi yaşın pür neşesi. Sonra yere indiriyor beni, kaldığı yerden devam ediyor türküsüne;Kalpten Kalbe Bir Yol Vardır ,Gözünen Görünmez Sırdır, İkimizin Kalbi Birdir, Sen Benimsin Ben Seninim. ‘Babam’ diyorum ‘ne güzel söylüyorsun, kimin bu türkü’ ‘Neşet Ertaş’, diyor.
Ocakta çaydanlık fokurduyor, dışarda kar yağıyor, ah babam, o türküye ne güzel söylüyor.
Hepimizin hayatının ortasına kalın bir çizgi çekilmişti o kış. Ne annem, ne de ben bir kaç ay önceki insanlar değildik. Nerden bile bilirdik o akşam son gecemizin olacağını..
‘Fırına gidip, bir koşu kızıma sıcak ekmek alıp geliyorum’ diyerek, evden çıktı babam. Annem masayı hazırlamış, suları doldurdu. Alnımı pencerenin ayazına yaslamış, sokak lambasının konik aydınlığına yağan kara bakıyordum. Bir film için kusursuz bir son sahneydi.Pencerede yalnız bir kadın, gece dışarda kar yağıyor falan. Kamera kadının yüzünde önce, oradan sokak lambasına doğru kayıyor ve müzik başlıyor. Tam o sırada kapının zili çaldı..
Babamın ölümünden sonra varlığımın bir parçasını yitirmiştim.Yarımdan da azdım. Onu toprağın serin koynuna bıraktıktan sonra, kendi küçük mağarama çekilmiştim. Cenaze gününden sonra pek konuşmadık annemle.Yarayı deşmek olacaktı
sanki sorgulamak, hiç bir şeyi sorgulamadık. Yasımızı tuttuk sade. Elimizden başkası gelmedi.
Bazen bayılacakmış gibi hissediyorum, bazen uçacakmış gibi.Yerle gök arasında bir yerde sıkışıp kaldım. Ayaklarım yere basmıyor ve başım göğe ermiyor. Şimdi, şu anda buradan çıkıp babamın mezarına gitmek istiyorum ve hem ağlayarak hem bağırıp küfür ederek ve halleşmek istiyorum. Omzuma bir yük koydu ve gitti.
Benim yüzümden oldu diyemedim, o günden sonra asla sıcak ekmek yiyemedim.
Büyük gün gelmişti. Annemin elleri titriyor. Kimlik numaramı yanlış girerim diye yakın gözlüklerini takmış, heyecanla ekrana bakıyor. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi …..
Birbirimize sarıldık, annem ‘Kendi hayatının taşlarını döşemeye başlıyorsun Kumrum’. Gözlerindeki yaşları tutamıyordu. Başımı dizlerine yatırdı.’Senin suçun değildi, senin suçun değildi’….. Sonra yavaşça babamın türküsünü mırıldandı.
Kalpten Kalbe Bir Yol Vardır
Gözünen Görünmez Sırdır
İkimizin Kalbi Birdir
Sen Benimsin Ben Seninim
FİLİZ NAS
