JALE
Gece, bazı evlere herkesten önce girerdi. Bizim sokağa ise kimsenin görmek istemediği şeylerin arasına karışarak gelirdi. Sabah olduğunda aynı kapılar yeniden açılır, aynı insanlar birbirine aynı selamı verirdi; gece ise geride bıraktığı hiçbir şeyi kendi adıyla bırakmazdı.
Çocukluğun kendine ait bir hafızası olduğuna uzun yıllar inanmadım. İnsan geçmişi olduğu gibi hatırladığını sanıyor; oysa zaman, bazı şeyleri eskittiği kadar bazılarını da usulca parlatıyor. Yıllar sonra dönüp baktığımda aynı sokağı değil, aynı eksikliği buluyorum. Evler yer değiştiriyor, yüzler birbirinin yerine geçiyor, yokuşlar başka bir yerden inmeye başlıyor. Yalnız bazı sesler inadından vazgeçmiyor. Gecenin içine ağır ağır sokulan bir motorun uğultusu, kimsenin bakmıyormuş gibi yaptığı perdeler, sabah kapılarının önünü süpürürken yere değil de kendi içlerine eğilen kadınlar… Hafızam, bütün bunları birbirine bağlayan cümleyi biliyor da, son kelimesini söylemekten vazgeçiyor sanki.
İnsanların birbirine ne kadar yaklaşacağını değil, ne zaman geri çekileceğini öğreten bir yerdi orası. Kimsenin yazmadığı kurallar vardı; yine de herkes onları biliyor gibiydi. Bir kapının önünde ne kadar oyalanılacağı, hangi pencereye ikinci kez bakılmayacağı, hangi sorunun cevapsız bırakılacağı sanki çok önceden kararlaştırılmıştı. İnsan, başkasının kapısında duran acıya gözünü değil, bakışının süresini ayarlardı. Bu yüzden hiçbir şey birdenbire öğrenilmezdi; gerçekler, eksik bırakılmış cümleler gibi insanın içine yavaşça yerleşirdi.
Sokağın toprağa karıştığı yerde iki katlı bir gecekondu vardı. Önünden geçenlerin yürüyüşü, fark edilmesin ister gibi tam o kapının önünde değişirdi. Bayram sabahları şeker dağıtan çocuklar bile eşiğe geldiklerinde seslerini kendiliğinden alçaltır, ceplerindeki son şekeri başka bir kapıya saklardı. Büyükler bunu konuşmazdı. Çocuklar nedenini sormazdı. Bazı uzaklıklar, kelimelerden önce öğrenilirdi.
İçeride yaşlı bir kadın yaşardı. Onu her görüşümde, evle arasında yılların kurduğu görünmez bir akrabalık varmış gibi gelirdi. Kadının sırtı bana hep evden daha eski görünürdü. Hangisinin hangisini taşıdığını hiç ayırt edemedim.
Evin sokağa bakan dar bir balkonu vardı. Ne çamaşır asılırdı oraya ne de saksılar dizilirdi. Gün, öteki evlerden çekildikten sonra bile orada biraz daha oyalanırdı. Önce sandalye görünürdü. Sonra, dumanı kendisinden önce gelen bir sigara. En son eller…. Akşam, başka evlere usulca inerdi; onun evine ise önce balkonda oturur, bir süre hiçbir şey söylemeden bekler, sonra içeri girerdi.
Adını çok sonra öğrendim demek doğru olmaz. Çünkü bazı isimler söylenmeden önce de insanın içinde yerini alır. Jale…
O yıllarda isimler de yaşadıkları evlere benzerdi. Ayşeler, Fatmalar, Emine’ler aynı sokaklarda büyür, aynı seslerle çağrılırdı. Jale ise alışılmış isimlerin arasına bırakılmış tek bir kelime değil, yanlış yere düşmüş bir sessizlik gibiydi.
Jale’nin eve dönüş saatleri neredeyse hiç değişmezdi. Gece, onun ardından yürümeyi öğrenmiş gibiydi; önce topuklarının taşta bıraktığı ölçülü ses duyulur, ardından sokağın başında bir motorun uğultusu ağır ağır çözülürdü. İkisi birbirine karıştığında hangisinin gelişi, hangisinin vedası olduğu anlaşılmazdı. Bazı sesler, birbirinden ayrıldığı anda değil; aynı anda duyulduğunda insanın içine yerleşirdi.
Annesi yerinden kalkmazdı. Beklemekle karşılamak arasında, yalnız uzun yılların öğrettiği ince bir çizgi vardı. O çizgiyi geçen insanlar kapıya yürür; geçemeyenler oturdukları yerde kalırdı. Kadın, kızının anahtarı kilide değmeden önce geldiğini bilirdi. Bilmek için görmek gerekmezdi; bazı anneler, çocuklarının taşıdığı yükü ayak sesinden tanırdı.
Kapının açılmasıyla evin içi bir anlığına yer değiştirirdi. Koridor, mutfak, duvarlar… Hepsi sanki dışarıdan içeri yalnız bir insan değil, bütün bir gece giriyormuş gibi sessizce beklerdi. Jale ayakkabılarını çıkarır, omuzlarından görünmeyen bir ağırlığı indirmeye çalışırdı; ama bazı yükler askıya asılan bir elbiseyle birlikte çıkmaz, insanın tenine içeriden tutunurdu.
Sonra doğruca balkona geçerdi. Sigarasını yakmadan önce denize bakmazdı. Önce ellerine bakardı. Ojenin parlaklığıyla parmaklarının arasına sinmiş yorgunluk, aynı bedene ait iki ayrı hayat gibi dururdu. Tırnaklarındaki renk kurumadan sigarasının külü uzardı. Kül bazen düşerdi, bazen son ana kadar tutunurdu; Jale hiçbirine müdahale etmezdi.
İki apartmanın arasından görünen deniz, deniz olmaktan çok bir ihtimaldi. Ne kadar bakılsa tamamı görünmeyen şeyler vardır; insan yine de gözünü onlardan ayıramaz. Jale de her gece aynı maviliğe bakardı. Belki denizi görmüyordu; belki yalnız, hâlâ başka bir hayatın var olabileceğine benzeyen o ince çizgiyi kaybetmek istemiyordu.
İki apartmanın arasından görünen deniz, deniz olmaktan çok bir ihtimaldi. Ne kadar bakılsa tamamı görünmeyen şeyler vardır; insan yine de gözünü onlardan ayıramaz. Jale her gece aynı maviliğe bakardı. Belki denize değil, her akşam yerinde durmaya devam eden o uzaklığa bakıyordu. Bazı şeylerin hâlâ kaybolmamış olması, insanın kendini kandırması için bile yeterdi.
Sigarasının külü rüzgârın insafına bırakacak kadar uzayınca, onu ağır ağır silkerdi. İzmarit bitse de hemen kalkmaz, demir korkuluğa dirseklerini dayamış hâlde biraz daha beklerdi. Aşağıdan geçenlerin ayak sesleri seyrelir, pencerelerdeki ışıklar birer birer söner, sokak gecenin içine iyice gömülürdü. İnsan bazen eve girmek için değil, içeride kendisini bekleyen hayata yeniden razı olabilmek için beklerdi.
Sonunda doğrulur, izmariti avucunda söndürür, balkon kapısını ardına kadar değil, yalnız geçebileceği kadar aralardı. Kapı usulca kapanınca ev de yeniden kendi içine çekilirdi.
O evde geceler hiçbir zaman birden başlamazdı. Önce mutfaktan belli belirsiz bir tabak sesi gelirdi. Ardından musluktan ince bir su akardı. Yaşlı kadın, sanki yapacak gerçek bir işi varmış gibi dolanır dururdu. Bazı kadınlar suskunluklarını sözlerle değil, ellerinin çıkardığı seslerle taşırdı.
Duvarın öte yanında, uykunun içinde büyüyen düzenli bir nefes vardı. Evin en küçük odasına sığan o nefes, gecenin geri kalanına benzemiyordu. Jale, kapıyı ne kadar sessiz kapatırsa kapatsın, önce dönüp o kapıya bakardı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi odasına geçerdi.
Sabah, o evin içine ağır girerdi. Güneş karşıdaki damların üzerinden çoktan yükselmiş olurdu da odaların içi, geceyi hemen bırakmazdı. Perdeler sonuna kadar açılmaz, pencereler yalnız içerideki havayı değiştirecek kadar aralanırdı. Sanki ev, aydınlığı içeri buyur etmekle geçmişi de içeri alacakmış gibi çekinirdi.
Yaşlı kadın güne hep aynı işlerle başlardı. Çayı demler, avluyu süpürür, kapının önüne bir tas su dökerdi. Yapılan her şey, ertesi gün yeniden yapılacağını biliyormuş gibi sessizdi. Bazı alışkanlıklar insanı hayata bağlamaz; yalnız günün akşam olmasını bekler.
Çocuk, kahvaltısını çoğu zaman pencerenin önünde ederdi. Ekmeğini küçük lokmalar hâlinde koparır, sokağı izlerdi. Dışarıda oyun kuran çocukların sesleri eve kadar gelirdi. İsimler havada uçuşur, gülüşmeler bir kapıdan ötekine çarpıp çoğalırdı. Onun adıysa o seslerin arasına pek karışmazdı. Kimse özellikle çağırmaz, kimse özellikle uzaklaştırmazdı. Çocuklar, büyüklerin sustuğu yerleri en çabuk öğrenirdi.
Bazen kapının eşiğine kadar çıkar, sonra hiçbir şey olmamış gibi geri dönerdi. O yaşlarda bunun nedenini anlayamazdım. Şimdi düşünüyorum da, insan bazı kapıları yüzüne kapandığı için değil, hiç açılmayacağını sezdiği için geçmezmiş.
Öğleye doğru ev biraz daha hareketlenirdi. Mutfaktan tabak sesleri gelir, yaşlı kadın bir şeylerle oyalanırdı. Jale henüz uyanmamış olurdu. Evin içinde herkes birbirinin sesini bilirdi; bu yüzden kimse yüksek sesle konuşmazdı. Sözcükler duvarlara çarpıp geri dönmesin diye değil, yıllardır aynı odalarda dolaşmaktan yorulmuş gibiydi.
Dışarıda hayat, öteki evlerde olduğu gibi sürerdi. Camlardan çarşaflar sarkar, düdüklü tencereler öter, komşular birbirine seslenirdi. O ev ise bütün bunların ortasında durur, kimseye sırtını dönmeden, kimseye tam yüzünü göstermeden günü geçirirdi.
Jale çoğu zaman öğleye doğru uyanırdı. O saatlerde sokak sabah telaşını geride bırakmış, kendi yorgunluğuna yaslanmış olurdu. Çocukların sesi biraz uzaklaşır, kadınlar kapılarının önündeki işleri bitirip evlerine çekilirdi. Gün, en çok o vakit ağırlaşırdı.
Perde hafifçe aralanır, ardından balkon kapısı açılırdı. Geceyi üzerinde taşıyan biri değil de, uykunun içinden henüz tam çıkamamış biri dururdu karşımızda. Saçlarını acele etmeden toplar, yüzünü gökyüzüne değil, sokağın tam karşısına çevirirdi. İnsanın en çok baktığı yer, bazen görmek istediği değil; bakmaktan vazgeçemediği yerdir.
O saatlerde üstünde gösterişli hiçbir şey olmazdı. Evde giyilen eski bir hırka, ayağında terlik… Geceleri taşımak zorunda kaldığı kadınla, gündüz evin içinde dolaşan kadın birbirine hiç benzemezdi. Bunu o zaman anlayamazdım. Şimdi düşünüyorum da, insan bazen aynı bedende iki ayrı hayatı değil, ikisinin arasındaki yorgunluğu taşırmış.
Bir süre balkonda durur, sonra içeri girerdi. Annesi çayı çoktan demlemiş olurdu. Aynı masaya otururlar, birbirlerine günaydın demeden çay içerlerdi. Aralarında kavga yoktu; barış da yoktu. Yalnız yıllar boyunca aynı acının etrafında dolaşmaktan incelmiş bir alışkanlık vardı.
Ben onları konuşurken hiç duymadım. Ama şimdi geriye dönüp bakınca, o evde söylenmeyen cümlelerin, söylenenlerden daha kalabalık olduğunu anlıyorum.
Öğleden sonraları sokak yeniden çocuklara kalırdı. İp atlayanların sayısı çoğalır, bilyeler kaldırımın kenarında birbirine çarpar, lastik top duvarlara vurdukça aynı ses defalarca geri dönerdi. Yazın gölgesi bile oyun oynardı sanki.
Ben de çoğu gün onların arasındaydım. Çocuk aklı, bazı şeyleri anlamaz sanılır; oysa en çok çocuklar fark eder, yalnız adını koyamaz. Bir evin önünde neden daha yavaş yüründüğünü, hangi kapının önünde sesin kendiliğinden kısıldığını, hangi pencereye uzun uzun bakılmadığını kimse öğretmezdi. İnsan, bunları başkasının davranışından öğrenirdi.
Jale’nin evinin önünden geçerken oyun bozulmazdı; yalnız yön değiştirirdi. Top başka tarafa atılır, ip biraz ileride çevrilir, konuşmalar yürürken kaldığı yerden devam ederdi. Kimse “oraya gitmeyelim” demezdi. Demesine de gerek yoktu. Bazı yasaklar, söylenmedikleri için daha uzun ömürlü olurdu.
Kızı bazen kapının eşiğinde belirirdi. Ne oyuna katılmak için bir adım atardı ne de bütünüyle içeri çekilirdi. Sanki eşik, onun için kapıyla sokak arasında değil, iki ayrı hayatın arasında duruyordu. Elinde çoğu zaman eski bir bez bebek olurdu. Bebeğin saçları yok denecek kadar seyrelmişti; ama onu her gün yeniden tarardı.
Biz göz göze geldiğimizde ikimiz de önce başka tarafa bakardık. Bunun utanmak mı, çekinmek mi olduğunu o zaman anlayamazdım. Şimdi düşünüyorum da, çocuklar bazen birbirlerinden değil, büyüklerin bıraktığı mirastan gözlerini kaçırırmış.
Bir gün topumuz, oynadığımız yerden sekip onların avlusuna kaçtı. Hepimiz olduğumuz yerde durduk. Kimse gidip almaya heveslenmedi. O küçücük mesafe, çocuk adımlarının ölçemeyeceği kadar uzaktı.
Kapı yarım açıktı. İçerisi serin görünüyordu. Avlunun bir köşesinde emaye bir leğen, duvara yaslanmış eski bir süpürge, ipte kurumayı bekleyen iki havlu vardı. Evlerin de insanlara benzeyen yanları olurdu; bazıları daha kapısından içeri girmeden sesini yükseltir, bazıları ise kendini usulca saklardı.
Topu almaya o çıktı.
Eğildi, topu yerden aldı. Bir an elinde tuttu. Sanki bize değil de, topun birazdan döneceği yere bakıyordu. Sonra sessizce bana uzattı.
Hiç konuşmadık.
Teşekkür ettiğimi de hatırlamıyorum.
Yalnız avuçlarımızın, topun yıpranmış lastiğinde bir anlığına birbirine değdiğini hatırlıyorum.
İnsan, bazı insanlarla arkadaş olmaz; hayatı boyunca yalnız bir anı paylaşır. Yıllar geçer, geriye en çok o an kalır.
Topu alıp koştum. O ise kapının eşiğinde biraz daha kaldı. Ardından içeri girdi. Kapı kapanmadı. Yalnız aralık kaldı. Çocukluğum boyunca o kapıyı hiçbir zaman ardına kadar açık da, bütünüyle kapalı da görmedim.
Şimdi dönüp baktığımda, o aralık kapının yalnız eve değil, birbirimize de açılmadığını düşünüyorum. Bazı eşikler taştan yapılmaz; insanın içine yerleşir, ömrü boyunca orada kalır.
Akşam yaklaşırken evin içindeki hava yavaş yavaş değişirdi. Öteki evlerde sofralar kurulmaya başlarken, bu evde sandalyenin sırtına özenle bırakılmış bir elbise beklerdi. Yaşlı kadın ütüyü çoktan kaldırmış olur, odalarda yalnız kumaşın üzerinde kalan sıcaklık gezinirdi. Kimse acele etmezdi. Çünkü bu evde akşam, saatin gösterdiği vakitte değil, hazırlığın başladığı anda gelirdi.
Jale ağır ağır giyinirdi. Aynanın karşısında uzun süre kalan kadınlardan değildi. Elbisesini düzeltir, saçlarını ensesinde toplar, yüzüne dikkatle bakardı. Aynaya kendini beğenmek için değil, gece boyunca yüzünden eksilmemesi gereken ifadeyi yerine yerleştirmek için bakıyor gibiydi.
Makyaj çantasını açar, küçük aynasını avucuna alırdı. Rujunu dikkatle sürer, dudaklarının kenarında taşan ince çizgiyi parmağının ucuyla düzeltirdi. O sırada evin içinde öyle derin bir sessizlik olurdu ki, insan en küçük sesin bile bir şeyi bozacağından korkardı.
Hazırlığı bittiğinde çantasını hemen omzuna asmazdı.
Önce küçük odanın kapısına giderdi.
Kapıyı usulca aralardı.
İçeride çocukluğun kimseyle pazarlık etmediği bir uyku vardı. Küçük kız yorganına iyice sokulmuş, yüzünü duvara dönmüş uyurdu. Nefesi yastığın kenarında belli belirsiz yükselip iner, alnına düşen birkaç saç teli her solukta hafifçe kıpırdardı.
Jale eğilirdi.
Uzun uzun bakardı.
Dudakları kızının yanağına yaklaşır, tam değecekken dururdu.
Ruju henüz tazeydi.
Başını yavaşça geri çeker, parmaklarının ucuyla alnına düşen saç telini kulağının arkasına iliştirirdi. Eli bir an yanağının üzerinde kalır, sonra sessizce çekilirdi. Bazı anneler sevgilerini öpücükle değil, yarım kalan bir dokunuşla bırakırdı.
Kapıyı usulca örterdi.
Koridorun sonunda annesi bekliyor olurdu. Aralarında konuşulacak yeni hiçbir şey kalmamış gibiydi. Yaşlı kadın yalnız çantayı uzatır, Jale sessizce alırdı. Ellerinin aynı kulpta buluştuğu o kısa an, yıllardır birbirlerine söyleyemedikleri her şeyin yerine geçerdi.
Tam o sırada sokağın başından tanıdık motorun sesi yükselirdi.
Ne korna çalardı ne de acele ederdi.
Yalnız beklerdi.
Jale ayakkabılarını kapının eşiğinde giyerdi. Topuklarını yere bıraktığı ilk anda evin içindeki sessizlik yerini dışarıdaki geceye bırakırdı.
Kapıyı arkasından yavaşça çekerdi.
Topuklarının taşta bıraktığı ses, sokağın başında bekleyen motorun uğultusuna doğru yürürdü. Birkaç adım sonra ikisi birbirine karışır, hangisinin ayak sesi, hangisinin motor olduğu seçilemezdi.
Sonra Jale, gecenin içinde yavaş yavaş gözden kaybolurdu.
Ardında ne bir el sallanırdı ne de bir uğurlama sözü kalırdı.
Yalnız ev, her akşam olduğu gibi, kapısı kapanınca biraz daha sessizleşirdi.
Sabah oldu. Ama o ev için gece bitmedi.
Sokağa gün çoktan inmişti. Kapılar açılıyor, avlular süpürülüyor, çocuklar uykulu gözlerle birbirlerini çağırıyordu. Hayat, her zamanki alışkanlığıyla yerini almıştı. Yalnız o evin pencereleri, geceyi içeride tutmaya devam ediyordu.
Yaşlı kadın oturmadı o sabah.
Ne çay demledi ne de kapının önüne su döktü.
Arada bir pencerenin perdesini iki parmağıyla hafifçe aralıyor, sokağın başına bakıyordu.
Beklediği şey bir insan değildi artık.
Önce motorun sesini bekliyordu.
Sonra farların duvara düşmesini.
Ardından kapının önünde duran arabanın yeniden çalışmasını.
Her şey, her zamanki sırayla olsun istiyordu.
Jale kapıyı açsın.
Topuklarını çıkarsın.
Sessizce odasına geçsin.
Gece, ancak o zaman bitebilirdi.
Ama bazı geceler sabaha ulaşmazdı.
Yalnız gün ışığının içinde uzamaya devam ederdi.
Anne için sabah hiç olmadı.
Gün ağardı. Sokak her zamanki gibi uyandı. Kapılar açıldı, çocuklar seslerini birbirine kattı, kadınlar avlularını süpürdü. Hayat, sanki hiçbir şey eksilmemiş gibi kendi bildiği yerden devam etti.
Yalnız o evde gece bitmedi.
Yaşlı kadın her akşam aynı pencerenin önüne oturdu. Başını hafifçe sokağın başına çevirdi. Önce motorun sesini bekledi. Sonra farların duvara düşmesini… Ardından kapının açılmasını.
Bekledi.
Bir gece daha…
Sonra bir gece daha…
İnsan, bekledikçe korkusunun da büyüdüğünü öğreniyor. Kızını aramaya eli bir türlü gitmedi. Arayacağı numaradan değil, duyacağı cevaptan korkuyordu. Bazen insan, gerçeği öğrenmekten değil, gerçeğin artık geri alınamayacak olmasından ürker.
Beklemek, günler geçtikçe umuda değil, alışkanlığa benzemeye başladı.
Ta ki bir sabah…
Gazetenin ikinci sayfasında küçücük bir haber gözüne ilişene kadar.
“Denizde kimliği belirlenen bir kadın cesedi bulundu…”
Yaşlı kadın haberi bir kez okudu.
Sonra bir kez daha.
Gözleri satırların arasında dolaşmayı bıraktı.
Çünkü aşağıda tek bir kelime vardı.
Jale.
Adı ilk kez bu kadar açık yazılmıştı.
Yıllarca herkesin bildiği, ama kimsenin yüksek sesle söylemediği o isim, şimdi siyah harflerin arasında bütün çıplaklığıyla duruyordu.
Mahallenin sustuğunu, perdelerin kapandığını, bakışların yere eğildiğini o gün anladım.
Bazı insanlar, yaşarken adlarını fısıltılara emanet eder; öldüklerinde onları ilk kez gazete yüksek sesle söyler.
Deniz, o sabah ilk kez bu kadar yakındı.
Oysa Jale, yıllarca ona iki apartmanın arasına sıkışmış daracık bir mavilikten bakmıştı. Her akşam gözlerini aynı çizgide dinlendirir, sanki ulaşamayacağı bir yere değil de, kendisinden eksilen bir parçaya bakar gibi dalıp giderdi.
Şimdi aynı deniz onu sessizce geri veriyordu.
Ne söylediğini bilen vardı ne de neden sustuğunu.
Gazetedeki birkaç satır, bir insanın ömrünü anlatmaya yetmiyordu.
Mahalle birkaç gün fısıltıyla konuştu.
Sonra herkes kendi hayatına döndü.
Çünkü bazı acılar, en çok başkasının başına geldiğinde çabuk unutulur.
Ama o ev unutmadı.
Yaşlı kadın pencerenin önündeki yerini hiç değiştirmedi. Sanki motorun sesi gecikmişti de birazdan duyulacaktı. Beklemek, artık umudun değil, alışkanlığın biçimiydi.
Küçük kız ise büyüdü.
Belki yıllar sonra annesinin yüzünü tam hatırlayamadı.
Ama bir dokunuşu hiç unutmadı.
Her gece alnına usulca ilişen o parmakları…
Yanağına değemeyen o rujlu dudakları…
İnsan bazen hayatı boyunca bir öpücüğün eksik bıraktığı sıcaklıkla büyür.
Ve ben, ne zaman denize baksam, onun gözlerini hatırlarım.
Bazı insanlar öldükten sonra bir mezarda değil, her akşam baktıkları yerde yaşamaya devam eder.
filiz
2026/Haziran
