KENT
I. Bölüm
Kabına Sığmayan
Saçlarımı kısa kestirdim.
Kuaför aynayı enseme tuttuğunda, yere düşen saçlarıma değil, geride kalan kadına baktım. İnsan bazen saçını değil, kendine benzeyen son şeyi kestiriyor.
Aynadaki yüz bana ait değildi.
Belki de uzun zamandır değildi.
Kendi hayatım, başkasının başına gelmiş eski bir olayı dinliyormuşum gibi uzak duruyordu benden. Günler birbirinin içinden sessizce akıyor, ben yalnızca geçip gidişlerini izliyordum. İçimden sürekli bir şey eksiliyordu. Ne olduğunu bilmiyordum. Eksilen şeyin yerine yenisi de gelmiyordu.
Her sabah aynı soruyla uyanıyordum.
Nereye doğru?
Bu sorunun bir cevabı olduğuna hiçbir zaman inanmadım. Ama cevabı olmayan sorular, insanın içinde en uzun kalanlardı.
Hiçbir şey bilmeyenlerin sesi daha yüksek çıkıyordu. Dünyaya öfkeyle bakıyor, hayatı bağırarak ikna edebileceklerini sanıyorlardı. Bilenler ise susuyordu. Belki de bazı gerçeklerin tek dili sessizlikti.
Ben dünyaya kırgın gelmedim.
Sanırım dünyaya gelmiş olmaya kırıldım.
Bazen burada doğduğumu inkâr etmek istiyordum. Yanlış bir kapıyı açmış, yanlış bir ömrün içine girmişim gibi.
Ömrüm boyunca ruhumun içine rahatça yerleşebileceği bir beden aradım.
Bir isim.
Bir ev.
Bir şehir.
Bir hayat.
Hiçbiri üzerime olmadı.
Sanki biri beni aceleyle dikmiş, sonra söküklerimi unutmuştu.
Gizli bir din taşır gibi yaşadım. İnandığım şeyi kimseye anlatamadım. Belki adını ben de bilmiyordum. Ne birilerini bekledim ne de gelmedikleri için hayal kırıklığı yaşadım. Beklemek de umut etmek kadar yorucuydu.
Hüznü çok erken tanıdım.
Dokuz, belki on yaşındaydım.
İnsan o yaşta hüznün adını bilmez ama tadını bilir.
Ben biliyordum.
O günden sonra yaşım büyümedi sanki; yalnızca içimdeki sorular büyüdü.
Değişmek istemiyorum.
İnsanlar değişmekten söz ediyor. Ben ise hep başka bir şeyi merak ettim.
Mutluluk neye benziyor?
Bir insan onu yaşarken tanır mı, yoksa ancak kaybettikten sonra mı adını koyabilir?
Hayatın benden bağımsız ilerleyebilmesinden korkuyorum.
Ben istemesem de sabah oluyor.
Ben yorulsam da mevsimler değişiyor.
Ben vazgeçsem de dünya, sanki benim adıma yaşamaya devam ediyor.
İnsanın yerine yaşayabilen bir dünya, insana ne kadar ihtiyaç duyar?
Aldatılmanın sessizliği üzerime sinmiş durumda. Kandırılmış kadınların sesinde ince bir çatlak olur. Ne söylerlerse söylesinler, önce o çatlak duyulur.
Ben o sesle konuşuyorum artık.
Bazen kahvemi alıp pencerenin önüne oturuyorum. Canım Hüseyin Rahmi okumak istiyor. Dantelleri, eski konakları, ağır ağır geçen ikindileri… Belki bazı hayatlar gerçekten yaşanmıştır diye.
Sonra kitabı açmadan geri bırakıyorum.
Elimde kalır diye hiçbir şeye dokunmuyorum.
Çünkü öğrendim.
Kaybetmenin en güvenli yolu, sevmekmiş.
Şimdi üzerimde yalnızca umudu kesmiş olmanın tuhaf huzuru kalsın istiyorum.
Bazen büyük bir ağacın altına uzanıp şiir okuyarak ölmek geliyor içimden.
Bacaklarımdan toprağa doğru yavaşça yürüyen serinliği hissederek…
Göğe sessizce veda ederek…
Kimseyi telaşa düşürmeden…
Bazı dizelerde kalbim ansızın hızlanıyor.
Göğsüm daralıyor.
Sanki yazan, o cümleyi kurarken biraz ölmüş.
Ben de okurken biraz ölüyorum.
Belki edebiyat, birbirini hiç tanımayan ölülerin sessizce birbirine dokunmasıdır.
Yine de hayat garip.
Yarı canlı insanları bile peşinden sürüklüyor.
Ne olurdu, diyorum bazen…
Şöyle usulca toprağa kayıversem.
Bir yaprak gibi.
Bir gölge gibi.
Kimseyi eksiltmeden.
Ama olmuyor.
Hâlâ yaşıyorum.
Ve galiba en ağır yük de bu.
Hayattan iğreniyorum.
Yıllardır kendime aynı soruyu soruyorum.
İnsan neyi öğrenirse hayata katlanabilir?
Neyi anlarsa bu tiksinti diner?
Hiçbir cevabın beni iyileştireceğine artık inanmıyorum.
Çünkü bazı duyguların nedeni yoktur.
Onlar insanla birlikte doğar.
Benim içime doğan şey ise hayat değildi.
Bu yüzden…
Nereye gidersem gideyim, kendime hiç varamadım.
II. Bölüm
Şehrin Üzerime Dar Gelmesi
O sabah evden çıktığımda, her şey yerli yerindeydi.
Kaldırım, yıllardır aynı taşıyordu beni.
Çınar ağacı aynı gölgeyi bırakmıştı sokağa.
Karşı apartmanın balkonunda aynı saksılar duruyordu.
Sadece ben, hiçbir şeyin yerinde olmadığı bir sabaha uyanmıştım.
Yürüdüm.
Bu şehir yürümeyi değil, dönüp dolaşıp aynı yere varmayı öğretiyordu insana.
Sokaklar birbirine benzemiyordu.
Ama bende bıraktıkları his hep aynıydı.
Şehir beni benden önce tanıyordu. Hangi köşede yavaşlayacağımı, hangi vitrinin önünde duracağımı, hangi ağacın gövdesine sırtımı yaslayacağımı biliyordu.
Ben ise kendimi hâlâ okuyamıyordum.
İnsanlara baktım.
Yüzlerinde büyük acılar yoktu.
Büyük sevinçler de…
Sanki herkes, hayatın kendisine biçtiği yüzü usulca taşımayı öğrenmişti.
Bir kadın ekmek aldı.
Bir adam gazetesini koltuğunun altına sıkıştırdı.
Bir çocuk annesinin elini çekiştiriyordu.
Hayat akıyordu.
Kimse durup birbirinin gözlerine bakmıyordu.
Belki de bakmaya cesaret edemiyorlardı.
Çünkü insan, başkasının gözünde önce kendi yorgunluğunu görür.
Sonra usulca yürümeye devam eder.
Bir kahvenin önünde oturdum.
Masalar doluydu.
Konuşmalar da…
Ama hiçbir cümle birbirine ulaşmıyordu.
Sözcükler ağızlardan çıkıyor, havada biraz oyalanıyor, sonra sessizce yere düşüyordu.
O an düşündüm.
Belki de insanlar mutsuz değildi.
Belki yalnızca mutsuzluklarını uzun zamandır aynı yerde taşıdıkları için ağırlığını unutmuşlardı.
Acıya alışınca, insan onu kader sanıyordu.
Bir süre onları izledim.
Sabah olunca herkes görünmez bir kulise giriyor, kendine ait yüzü değil, o güne ait yüzü takıyordu.
Anne olan anneliğini…
Esnaf olan gülümsemesini…
Memur olan ciddiyetini…
Akşam olunca hepsi usulca çıkıyordu üzerlerinden.
Yorgunluk ise tenlerine yapışıp kalıyordu.
Ben rolümü hiç öğrenemedim.
Hayatın sahnesine her çıktığımda, sanki bana ait olmayan bir oyunun içine düşüyordum.
Sonra bir tartışma duydum.
Bir adam bağırıyordu.
Çevresindekiler susuyordu.
Uzun uzun yüzlerine baktım.
Bağıranların yüzünde hiçbir çatlak yoktu. Sessizlerin yüzü ise baştan sona kırık bir aynaydı.
En derin kırıklar, ses çıkarmıyordu.
Yoluma devam ettim.
Eski belediye binasının önünden geçerken duvardaki sıvaların döküldüğünü gördüm.
Parmaklarımı çatlağın üzerine koydum.
Bir an için, duvarın mı eskidiğini, yoksa benim mi içime çöktüğünü ayırt edemedim.
Şehir, insanın içine çökmüş kaderdi.
Ama ben bunu henüz bilmiyordum.
Bütün yükü sokaklara yüklüyordum.
Mutsuzluğumun adresini apartmanlara, kaldırımlara, gökyüzüne yazıyordum.
Oysa adresi yanlış okuyordum.
Akşam eve döndüm.
Kapının önünde uzun süre bekledim.
Sanki içeride beni bekleyen ben değildim.
Anahtarı cebimden çıkardım.
Yaşamak, cebime yanlışlıkla konmuş bir anahtardı. Ben ömrümü, ona ait olmayan kapıları zorlayarak geçirmiştim.
Kilit her zamanki gibi açıldı.
İnsan bazen eve giriyor; kendine giremiyordu.
III. Bölüm
Evin Hafızası
Akşamın eve girmesi, benden önce oldu.
Perdeler günün son ışığını ağır ağır içine çekerken ayakkabılarımı kapının yanına bıraktım. Sanki onları değil de bütün gün taşıdığım sessizliği çıkarıyordum.
Ev sessizdi.
Ama bu sessizlik boş değildi.
Uzun zamandır konuşmayan insanların sessizliği gibi, içinde birikmiş cümleler vardı.
Salona geçtim.
Masanın üzerinde duran fincanın yerini değiştirdim.
Sonra tekrar eski yerine koydum.
Bazı alışkanlıklar, insanın elinden önce karar veriyordu.
Kitaplığın önünde durdum.
Toz, kitapların üzerine değil, zamanın üzerine çökmüştü.
Parmağımla bir rafın üzerinden ince bir çizgi çektim.
Toz kalktı.
Yıllar yerinde kaldı.
Dolabı açtım.
Katlanmış örtüler…
Yıllardır giyilmeyen bir hırka…
Kulpu çatlamış bir fincan…
Hiçbiri bana ait görünmüyordu.
Sanki ben onları satın almamıştım da, onlar beni yıllardır burada bekliyordu.
O an fark ettim.
Ben bu evde yaşamıyordum. Sadece eşyalarımı eskitiyordum.
Bir sandalyeye oturdum.
Karşımdaki duvarda güneşin yıllar içinde bıraktığı solgun iz vardı.
Demek ki ışık bile aynı yere düşmekten yoruluyordu.
Pencereyi açmadım.
Dışarıdaki hayatın içeri girmesini istemedim.
İçeride eksik olan şey, temiz hava değildi.
Ben, bu evde uzun zamandır eksiktim.
Mutfaktan bir bardak aldım.
Camın üzerinde parmak izlerim duruyordu.
İnsan bazen kendi dokunduğu şeye bile yabancılaşıyordu.
Odaları birer birer dolaştım.
Her oda beni tanıyordu.
Ben hiçbirini hatırlamıyordum.
Sonra anladım.
Evler insanı barındırmıyor. Sadece yokluğunu usul usul biriktiriyor.
Kapının önüne geldim.
Boş bavul tavandaki dolabın üzerinde duruyordu.
Uzun zamandır birbirimize bakmıyorduk.
Elimi uzattım.
İndirmedim.
Bazı yolculuklar, insan bavulunu eline almadan çok önce başlıyordu.
IV. Bölüm
Hafiflemek
Sabah, güneşten önce uyandım.
Odaların içinden geçerken ayak seslerim bana ait değilmiş gibi geldi. İnsan bazen kendi evinde misafir oluyordu.
Yıllardır açmadığım çekmeceyi usulca çektim.
İçinden eşyalar değil, beklemiş zamanlar çıktı.
Kenarları sararmış birkaç mektup…
Eski bir sinema bileti…
Kurumuş bir lavanta dalı…
Yarısı yazılmış, yarısı susulmuş küçük bir defter…
Hayat, tamamlayamadığım cümleleri benden daha iyi saklamıştı.
Mektuplardan birini elime aldım.
Parmağım zarfın kenarında uzun süre bekledi.
Açmadım.
Bazı zarflar, içindeki kelimelerden değil, açılmadıkları için ağırdı.
Belki de bazı acılar okununca değil, yıllarca sessiz kaldığında büyüyordu.
Defterin arasından eski bir tren bileti düştü.
Nereye gitmek için aldığımı hatırlamıyordum.
Gitmediğimi ise bütün bedenim hatırlıyordu.
Bileti avucumun içinde çevirdim.
Mürekkebi solmuştu.
Bekleyişi değil.
Gitmediğim şehirler, gittiğim yıllardan daha çok yer kaplıyordu içimde.
Çekmecenin dibinde birkaç küçük taş vardı.
Bir deniz kıyısından alınmış olmalıydılar.
Bir zamanlar cebime sığdırabildiğim şeyler, yıllar sonra kalbime sığmıyordu.
Taşları tek tek elime aldım.
Sonra aynı yere bıraktım.
Hayatım boyunca hiçbir şeyi gerçekten geride bırakmayı öğrenememiştim.
Öğleden sonra pencerenin önüne oturdum.
Karşı apartmanın camlarında gökyüzü parçalara ayrılmıştı.
Her pencere aynı göğe bakıyordu.
Ama herkes başka bir gökyüzünün altında yaşayabileceğine inanıyordu.
Ben de inanmak istedim.
Belki başka bir şehirde sabahlar daha hafif olurdu.
Belki geceler insanın üzerine bu kadar çökmezdi.
Belki…
Tam o sırada içimde, uzun zamandır susturduğum bir ses konuştu.
Ne bağırıyordu ne de ikna etmeye çalışıyordu.
Sadece bekliyordu.
İnsan bazen gerçeği reddetmiyordu. Sadece biraz daha geç duymak istiyordu.
O sesi susturmadım.
Çünkü ilk kez, onun benim düşmanım olmadığını hissettim.
Akşam olduğunda çekmeceyi yavaşça kapattım.
Hiçbir şeyi toplamamıştım.
Hiçbir şeyi atmamıştım.
Ama içimde, kimsenin görmediği bir şey yerinden oynamıştı.
Belki gitmek, bir bavulu hazırlamakla başlamıyordu.
Belki insan önce, içinde yıllardır oturan sessizliği ayağa kaldırıyordu.
Ve ben, ilk kez burada kalamayacağımı biliyordum.
V. Bölüm
Giderken
Koridora çıktığımda ev ilk kez benden önce susmuştu.
Başımı kaldırdım.
Tavanın hemen altındaki dolap, yıllardır aynı yerde duruyordu. İnsan bazı eşyalara bakmayı bırakmıyordu; yalnızca onları görmezden gelmeyi öğreniyordu.
Boş bavul hâlâ oradaydı.
Onu en son ne zaman elime aldığımı hatırlamıyordum.
Hatırladığım tek şey, her defasında yeniden yerine kaldırmış olmamdı.
Gitmek, uzun zamandır hayatımın içinde duran ama elimi uzatamadığım bir fiildi.
Sandalyeyi sessizce dolabın altına çektim.
Üzerine çıktığımda, tavana değil, yıllardır ertelediğim kendime yaklaşıyor gibiydim.
Dolabın kapağını açınca ince bir toz, sabahın solgun ışığında ağır ağır yükseldi.
Zamanın da bir tozu vardı.
İnsanın üzerine bir günde değil, her vazgeçişte biraz daha konuyordu.
Elimi uzattım.
Bavulun kulpunu kavradım.
Bu kez onu yerine geri koymayacağımı ikimiz de biliyorduk.
Yavaşça aşağı indirdim.
Yere bıraktığımda uzun süre kapağını açmadım.
Sanki açacağım şey bavul değil de, yıllardır ertelediğim bir hayatın kapağıydı.
Kilitleri çözdüm.
İçindeki boşluk, bana uzun zamandır sustuğum bir soruyu hatırlattı.
İnsan gerçekten bir yere gidebilir miydi?
Yoksa sadece bulunduğu yerden uzaklaşır mıydı?
İlk olarak kitaplarıma baktım.
Sonra vazgeçtim.
Onlar bana çok şey öğretmişti.
Ama hiçbir kitap, insanın kendi içinden nasıl çıkacağını anlatmıyordu.
Dolabın kapağında asılı duran eski atkıyı aldım.
Çocukluğumun kokusu hâlâ üzerindeydi.
Katlayıp bavula koydum.
Sonra çıkardım.
Bazı hatıralar taşınmak için değil, insanın içinde yavaşça çözülmek için vardı.
Masanın üzerinde duran kalemi elime aldım.
Bir an, kimseye söylemeden gitmenin haksızlık olup olmadığını düşündüm.
Ardımda bir not bırakabilirdim.
Yapmadım.
Bazı vedalar okunmak için yazılmazdı.
Sessiz kalmak, bazen söylenebilecek en uzun cümleydi.
Bavula birkaç parça giysi koydum.
Bir kitap.
Eski bir fotoğraf.
Başka hiçbir şeye elim gitmedi.
Çünkü ilk kez anladım ki…
Yolculuklar, valize koyduklarımızla değil, geride bırakamadıklarımızla ağırlaşıyordu.
Kapağı kapattım.
O ses, bir eşyanın sesi değildi.
Arkamda bıraktığım hayatın usulca katlanışını duydum.
Kapıya doğru yürüdüm.
Elim tokmağa uzandığında kısa bir an durdum.
Ev beni tutmaya çalışmadı.
Ben de ondan af dilemedim.
Bazı ayrılıklar ne öfke ister ne de cesaret.
Sadece, artık aynı yerde kalamayacak kadar yorulmuş bir kalp ister.
Kapıyı çektim.
Merdivenlerden inmeye başladım.
Her basamakta omzumdaki bavul biraz daha ağırlaşıyor, içimdeki sessizlik biraz daha derinleşiyordu.
Sokağa çıktığımda şehir her zamanki gibi kendi işine devam ediyordu.
Bir fırının önünde ekmek kuyruğu vardı.
Karşı kaldırımda yaşlı bir adam saksılarını suluyordu.
Bir çocuk annesinin elini çekiştirerek bir şey anlatıyordu.
Hiç kimse benim gidişimi bilmiyordu.
Belki de insanın en büyük yalnızlığı buydu.
Dünya, yokluğumuza biz daha gitmeden alışıyordu.
Yürümeye başladım.
Arkamı dönmedim.
Çünkü bazı şehirler, insanın baktığı yerde değil, gözlerini kapattığında peşinden gelmeye başlıyordu.
VI. Bölüm
Başka Bir Göğün Altında
Şehre vardığım sabah gökyüzü, yıllardır unuttuğum bir renkti.
Burada ışık, binaların arasına sıkışmıyor; yüzüme kadar yürüyordu. Rüzgâr, tanımadığı birini ürkütmemeye çalışan eski bir dost gibi omzuma hafifçe dokunuyor, denizin kokusu hiçbir şeyi ispat etmeye çalışmadan sokakların arasından geçip gidiyordu.
İlk gün, içimde uzun zamandır açılmayan bir pencerenin sessizce aralandığını sandım.
Kimse bana bakmıyordu.
Kimse benden bir şey beklemiyordu.
İnsan bazen tanınmamanın da bir çeşit merhamet olduğunu geç öğreniyordu.
Saatlerce yürüdüm.
Yabancı sesleri dinledim.
Bilmediğim sokak adlarını ezberlemeye çalıştım.
Bir meydanda oturup insanların yüzlerini seyrettim.
Yüzler değişiyordu.
Bekleyiş değişmiyordu.
Bir çocuk, avucundaki ekmek kırıntılarını kuşlara uzatıyordu.
Kuşlar birbirine benzemiyordu.
Kanat çırpışları aynıydı.
O an, içimde belli belirsiz bir ürperti dolaştı.
Sebebini aramadım.
Bazı duyguların adı, ancak çok geç konuyordu.
Günler geçti.
Penceremi açtığımda karşıma çıkan manzaraya alıştım.
Sabahın kokusuna…
Akşamın yavaşlığına…
Gece olunca uzaktan gelen deniz sesine…
İnsan, güzelliğe de alışıyordu.
Belki en büyük yoksulluğumuz buydu.
Bir sabah erkenden uyandım.
İçimde ince bir sıkıntı vardı.
Eski şehirdeki gibi değildi.
Ama ona akrabaydı.
Odamda kalmak istemedim.
Yürümeye başladım.
Evler geride kaldı.
Sesler azaldı.
Yol, kimsenin acele etmediği bir sessizliğin içine doğru uzuyordu.
Şehrin bittiği yerde büyük bir ağaç vardı.
Gövdesi, yıllardır aynı rüzgârı dinlemiş insanların yüzüne benziyordu.
Gölgesine oturdum.
Sonra sırtımı toprağa bıraktım.
Toprak, insanı yargılamayan tek şeydi.
Bir süre hiçbir şey düşünmedim.
Yalnızca yaprakların arasından görünen gökyüzünü izledim.
Mavi, çocukluğumdaki kadar uzaktı.
Sırtımın altında serinlik yavaş yavaş yayıldı.
Toprağın nemi, giysilerimden geçip tenime ulaştı.
İlk kez bundan rahatsız olmadım.
Omzumun üzerinde küçük bir karınca yürüyordu.
Telaşla.
Sanki bütün dünyanın yükü, o küçücük bedenine emanet edilmişti.
Elim onu uzaklaştırmaya gitmedi.
Bir canlıyı ilk kez yolundan çevirmek istemedim.
Çantamdan şiir kitabımı çıkardım.
Sayfalarını açmadım.
Avuçlarımın arasında öylece tuttum.
Bazı kitaplar okunmadan da insanın yanında duruyordu.
Belki insanlar da birbirinin hayatında böyle kalabilseydi; değiştirmeden, düzeltmeye çalışmadan, yalnızca var olarak…
Gökyüzüne uzun uzun baktım.
O an içimden, beni bile ürküten sakinlikte bir düşünce geçti.
Eğer bir gün göğe veda edecek olsaydım, bunu böyle yapmak isterdim. Yaprakların arasından eksilerek görünen bir gökyüzünün altında, sırtım toprağın sessizliğine emanet edilmişken, omzumda telaşla yürüyen bir karıncayı ürkütmeden ve avuçlarımın arasında bir şiirin suskunluğunu taşırken…
Rüzgâr hafifçe yükseldi.
Kitabın kapağı aralandı.
Sayfalar, ben dokunmadan birbirini çevirmeye başladı.
Ben yalnızca baktım.
VII. Bölüm
Kent
Kitabı açmadan önce uzun süre avuçlarımın arasında tuttum.
Bazı metinler, ilk okunduğunda insana yalnızca kelimelerini verir; anlamlarını ise yıllarca sessizce içinde taşır. Ben o sessizliği ilk kez duyabilecek kadar yorulmuştum.
Kapağı usulca araladım.
Parmaklarım, yıllar önce defalarca çevirdiğim sayfalarda dolaştı.
Eskiden altını çizdiğim dizeleri aramadım.
Çünkü artık biliyordum; insan gençken kendine benzeyen cümleleri seçiyordu. Hayat ise zamanı geldiğinde, hiç dokunmadığımız satırları önümüze koyuyordu.
Sayfa durdu.
Başlığı okudum.
Kent.
Şairin adını fısıldamadım.
Sanki onu ilk kez görüyormuş gibi değil, yıllardır gecikmiş bir randevuya gelmişim gibi baktım.
Şiiri okumaya başladım.
Her dize, başka bir şehri değil, geride bıraktığımı sandığım kadını çağırıyordu.
Bir an için kitabı elimden bırakmak istedim.
Çünkü insan bazen gerçeği öğrendiği için değil, onu yıllar önce duyduğu hâlde yaşamak zorunda kaldığı için sarsılıyordu.
Meğer peşimden gelen sokaklar değilmiş.
Hiçbir şehir, insanın içindeki yankıyı sırtına alıp ardından yürümüyormuş.
Yıllarca bavulları doldurmuş, trenlere binmiş, pencereler değiştirmiştim.
Oysa bütün yolculuklarımın en sadık yolcusu bendim.
O an, içimde kimseyi suçlayacak bir yer kalmadığını fark ettim.
Doğduğum şehri affetmeme gerek yoktu.
Beni eksilten insanları da.
Kendimi bile.
Çünkü bazı hesaplar kapanmıyordu.
Yalnızca bir gün, insan onları taşımaktan vazgeçiyordu.
Şiiri kapattım.
Ne büyük bir aydınlanma yaşadım ne de içimde fırtınalar koptu.
Hakikat, sandığım kadar gürültülü değildi.
İnsanın içine usulca oturuyor, sonra yıllardır oradaymış gibi sessizleşiyordu.
İçimde eksik kalan şey, gittiğim yerlerle yer değiştirmiyordu.
Değişen, yalnızca penceremin önündeki manzaraydı.
Başımı kaldırdım.
Bu kez hiçbir yere bakmıyordum.
İlk kez, kendimden başka kaçacak bir yer olmadığını da, kendime dönebileceğim tek yerin yine kendim olduğunu da aynı sessizlikte kabul edebiliyordum.
Kitabı dizlerimin üzerine kapattım.
İçimden geçen son cümle, ne bir pişmanlıktı ne de bir zafer.
Sadece geç kalmış bir tanışmaydı.
Ben yeni bir şehir buldum. Eski kendimi de.
Kavafis’in “Kent” şiirine bir selam.
Filiz
4 Temmuz 2026
