Koca bir yarası vardı göğsünde.
İlk bakışta görünmeyen ama odadaki bütün ışığı yavaş yavaş içine çeken karanlık bir boşluk gibi dururdu orada. İnsan biraz uzun bakınca bunun bir yara değil, bir kara delik olduğunu hissediyordu. Sessiz, derin ve yutucu… Sanki yalnızca bedenden değil, zamandan da bir parça çekilip alınmıştı. O boşluğun etrafında deri değil, suskunluk büyüyordu.
Aynanın karşısında eskisi kadar uzun kalmazdı artık. Kumaşı omzuna dikkatle yerleştirir, saçlarını ağır ağır toplardı. Sonra bir gün saçları dökülmeye başladı. Önce tarakta birkaç tel olarak kaldılar. Sonra yastıkta, banyoda, omuzlarında… Evin içinde sessizce eksilen bir mevsim gibiydi bu. İnsan birinin saçlarının dökülüşünü izlerken, aslında hayata tutunuşunun inceldiğini görüyor.
Toplanan her tel, görünmeyen bir vedaya benziyordu. Yine de aynanın karşısına geçip kalan saçlarını özenle düzeltirdi. Sanki eksilen yalnızca saç değilmiş gibi davranmaya çalışıyordu. Ama bazı kayıplar, insanın bakışına yerleşiyor.
Bir gün tarakta kalan dökülmüş saçları avucuma aldım. Atamadım. Küçük bir mendile sarıp kutunun içine koydum. Kimsenin anlam veremeyeceği kadar küçük, ama içimde koca bir boşluğu taşıyan parçalar… Sonradan anladım; teberik buydu belki. Ölüden kalan bir eşya değil yalnızca; kaybolan hayatın elde tutulabilen son izi.
O kara delik yalnızca bedeninde değildi artık; hepimizin içinde yavaşça büyüyordu. Evin sessizliğinde, açık bırakılan bir kapıda, ilaç kokusuna sinmiş gecelerde… Bir insanın ölmeden önce eksilebileceğini ilk kez orada gördüm ben. Ve bazı vedaların, gerçekleşmeden çok önce başladığını…
Şimdi saçlarım hep uzun. Kestirmeye kıyamıyorum. Kuaför aynasında yere düşen her telde, o kara deliğe biraz daha yaklaşacakmışım gibi oluyor. Çünkü insan bazen kaybettiği birini kendi bedeninde yaşatıyor. Ben omuzlarımdan aşağı dökülen saçlarda, eksilen bir hayatın gölgesini taşıyorum.

Gece bazen kutuyu açıyorum.
İçinde hâlâ birkaç tel saç duruyor.
Filiz Nas 14 mayıs 2026
