TUZ
Kadının Sesi
Kendim hariç herkese uzağım.
İnsanlar bunu kibir sanıyor.
Değil.
Kırılmış şeyler gürültüden hoşlanmıyor sadece.
Kalabalıkları hiçbir zaman sevemedim. İnsanlardan da pek hoşlandığım söylenemez. Yine de onlardan kaçmıyordum. Bende bıraktıkları gürültüden kaçıyordum.
Bazı insanlar yaşamakla meşguldü.
Ben anlamakla.
Aradaki farkı geç öğrendim.
Herkesin doğduğundan beri inşa etmeye çalıştığı bir bina vardır. Tuğlaları üst üste dizerler. Eğri mi olmuş, doğru mu durmuş pek aldırmazlar. Yeter ki yükselsin.
Ben doğru yapılmış bir bina görmedim.
İnsanlar en çok kendi yıkıntılarını ev diye sahipleniyor.
Benim binamın temelineyse erken yaşta bir çatlak düştü.
Ne zaman olduğunu bilmiyorum.
Bazı kırılmaların tarihi olmuyor…..
Bende hep kaybolma isteği vardı zaten…
Öyle herkesin bildiği türden değil.
Bir sokağı şaşırmak, bir yolu unutmak gibi değil.
Kaybolayım da sonsuzluğu hissedeyim isterdim. Dünyanın beni yuttuğu, benim de dünyaya karıştığım bir yer olsun isterdim.
Sonra anladım ki mesele kaybolmak değilmiş.
Aranmakmış.
Birilerinin yokluğumu fark etmesiymiş.
Kapıları açıp adımı seslenmeleri, nereye gittiğimi değil de neden gittiğimi merak etmeleriymiş.
İnsan bazen bulunmak için değil, eksikliği hissedilsin diye kaybolmak istiyor.
Bir gün evden epey uzaklara gittim.
Gidebildiğim kadar gittim.
Belki biraz daha gidersem merak edilir, biraz daha gidersem aranırım diye düşündüm.
Kimse gelmedi.
Ne adımı çağıran oldu ne de yokluğumu fark eden.
Koca ahmaklığım, ağrıyan ayaklarım ve hayal kırıklığımla geri döndüm.
Akşam yemeğini kaçırmıştım.
Evde hayat, ben hiç gitmemişim gibi sürüyordu.
Yorganı kafama kadar çekip uyuma numarası yaptım.
Kayıtsız kalınan benliğim de yanıma uzandı.
O gece ikimiz de uzun süre uyuyamadık.
İnsanların beni sevmediğini düşünmedim hiç.
Fark etmediklerini düşündüm.
Belki de bu yüzden hafızamla başım hiçbir zaman hoş olmadı.
Belleğim adil değildi.
Ne işe yarayacaksa atıyor, ne canımı yakacaksa saklıyordu.
Ölüleri gömüyor, ayrıntıları sağ bırakıyordu.
Bir ölümün tarihini unutabiliyor, masanın üzerindeki kırık tabağı yıllarca taşıyabiliyordu.
Hafızam büyük olayları değil, insanı delirten ayrıntıları saklıyordu.
Sanki hafızamın derdi kayıpları korumak değil, yaraları taze tutmaktı.
Bu yüzden unutmayı bir nimet saydım hep.
Ama hiçbir zaman nasip olmadı.
Rüya ve İlk Çağrı
O gece gecenin bir niyeti vardı.
Saatlerdir camlara vuruyor, evin etrafında dönüyor, sanki unutulmuş bir şeyi hatırlatmaya çalışıyordu.
Uykuya küsmüştüm uzun zaman önce.
İlaçlar uyutmuyordu insanı.
Yalnızca uyanıklığını elinden alıyordu.
İki hapı dilimin üzerine bıraktım.
Bir bardak su.
Karanlık.
Sessizlik.
Sonrasını hatırlamıyorum.
Ya da hatırlamak istemediğim yerden başlıyor her şey.
Önce bir boşluk vardı.
Gökyüzünden değil, hafızamın içinden açılan bir boşluk.
Sonra bir yol belirdi.
Silik.
Tozlu.
Sanki yıllardır kimse yürümemiş gibi.
Bir yerlerden beyaz bir ışık vuruyordu.
Ne aya benziyordu ne sabaha.
Rüyalar bazen bir yere götürmez.
Yalnızca bir şeyi hatırlatır.
Ama neyi hatırlatacağını söylemez.
İlerledim.
Ayaklarım yere değiyor muydu emin değildim.
Etrafımda sesler vardı.
Çok uzaktan gelen.
Suyun altından duyuluyormuş gibi boğuk.
Tam seçmeye çalışırken dağılıyorlardı.
Sonra bir el gördüm.
Nasır tutmuş parmaklar.
Yavaş hareket eden bir avuç.
Babaannemdi.
Bunu biliyordum.
Ama yüzünü göremiyordum.
Ölüler önce yüzlerinden çekiliyormuş meğer.
Elleriyse kalıyormuş.
Parmaklarının arasından birkaç beyaz tanecik süzüldü.
Saçlarıma.
Omuzlarıma.
Karanlığın içine.
Dudakları kıpırdıyordu.
Bir şeyler söylüyordu.
Ama sözler bana ulaşamadan dağılıyordu.
Yalnızca birkaç kırıntı kalıyordu geriye.
“… yolu açık olsun…”
“… göz değmesin…”
“… yükü hafiflesin…”
Sonra her şey durdu.
Sesler.
Işık.
Rüya.
Yalnızca babaannemin sesi kaldı.
Bu kez çok yakından duyuldu.
Sanki kulağıma eğilmişti.
“Geç kaldın kızım.”
Başımı kaldırmaya çalıştım.
Tam o sırada avucuma küçük bir şey düştü.
Soğuk.
Sert.
Tanıdık.
Eğilip bakmak istedim.
Uyandım.
Oda ve Pusula
Sabah kahvemi içerken babaannemin sesini hâlâ duyuyordum.
Ölülerin bazen insanlardan daha inatçı olduğunu ilk kez o gün düşündüm.
Sesleri gitmiyordu.
Yüzleri siliniyordu.
Ama bir kelime, bir hareket, bir elin başının üzerinde dolaşma biçimi yıllarca yaşayabiliyordu.
İnsan sevdiği insanları unutmuyordu aslında.
Yalnızca onları hatırlamamak için kendine yeni alışkanlıklar buluyordu.
Kahvemin soğumasını bekledim.
Eskiden bunu alışkanlık sanırdım.
Sonra fark ettim ki hayatımdaki birçok şeyi bekleyerek geçiriyordum.
Soğuyan kahveleri.
Geçmeyen sıkıntıları.
Çalmayan telefonları.
Ve bir türlü tamamlanmayan bazı rüyaları.
Babaannemi en son ne zaman düşündüğümü hatırlamıyordum.
Ama o gece beni bulmuştu.
Bir insanın yüzünü unutabiliyordum.
Ama yokluğunu unutamıyordum.
Belleğim insanları değil, eksiklikleri seviyordu.
Yine de bu kez farklı bir şey vardı.
Rüya unutulmuş bir şeyi hatırlatmıyordu sanki.
Hatırlanmak isteyen bir şeyi çağırıyordu.
İnsan bazı şeyleri unuttuğu için değil, hatırlarsa yaşayamayacağını düşündüğü için gömüyor.
Ama gömülen her şey toprağın altında kalmıyor.
Bazıları yıllar sonra rüya olup geri dönüyor.
Sonra kendi kendime güldüm.
Elli yaşına gelmiş kadındım.
Normal insanların bu yaşlarda tansiyonuyla, kolesterolüyle uğraşması gerekirdi.
Ben bir rüyanın peşine düşmüştüm.
Bunu herhangi birine anlatsam ya doktora götürürlerdi ya hocaya.
İkisine de gidecek hâlim yoktu.
Koridorun sonuna geldiğimde durdum.
Kapı kapalıydı.
Uzun zamandır olduğu gibi.
Bazı kapılar kilitli oldukları için açılmaz.
Bazıları açıldığında içeriden ne çıkacağını bildiğimiz için.
Elimi uzattım.
Sonra geri çektim.
Sanki içeride biri vardı da izinsiz girecekmişim gibi.
Saçma.
Ev benimdi.
Ama bazı odalar evin değil, hatıraların olur.
Kapıyı açtım.
İçeride hafif bir toz kokusu vardı.
Perdeler yarı aralıktı.
Işık odanın ortasına kadar geliyor, sonrası gölgede kalıyordu.
Hiçbir şey değişmemiş gibiydi.
İnsan bazı odaları kullanmadığında eskimeyeceklerini sanıyor.
Oysa zaman kullanılmayan şeylerin içinde daha hızlı birikiyor.
Sessizlik bile yaşlanıyordu.
Yatağın kenarına oturdum.
Çarşafın üzerinde elim gezindi.
Sonra yastığa dokundum.
Ne aradığımı bilmiyordum.
Belki de hiçbir şey.
Belki de yıllardır kaybettiğim her şey.
Yastığı usulca kaldırdım.
Çocukça bir hareketti.
İnsan bazı alışkanlıklarından yaşlanarak kurtulamıyor.
Yüzümü kumaşa yaklaştırdım.
Bir koku aradım.
Bulamadım.
Yıllar önce gitmişti.
Ama insanın burnu bazen hafızasından daha inatçı davranıyor.
Bir kokunun peşinden kırk yıl yürünebiliyordu.
Bir insanın peşinden yürünemediği halde.
Tam yastığı yerine bırakırken sert bir şeye dokundum.
Elimi altına uzattım.
Küçük bir pusulaydı.
Avucuma sığacak kadar.
Pirinç çerçevesi kararmıştı.
Camının altında ince bir çatlak uzanıyordu.
Bir süre öylece baktım.
Sanki ben onu bulmamıştım da o yıllardır beni bekliyordu.
Bazı eşyalar unutulmuyor.
Sabretmeyi öğreniyor.
İğne hafifçe titredi.
Sonra sakinleşti.
Kuzeyi gösterdi.
Pusulayı avucumun içinde çevirdim.
Ne tuhaf.
Küçücük bir metal parçası yönünü biliyordu.
Ben yıllardır bilmiyordum.
İnsan kaybolduğunu hemen anlamıyor.
Önce gitmek istediği yerlerden vazgeçiyor.
Sonra görmek istediği insanlardan.
En son da kendinden.
Bir gün dönüp baktığında ise yolunu ne zaman kaybettiğini hatırlayamıyor.
Geri yerine koymak istedim.
Yapamadım.
Masaya bırakmak istedim.
Onu da yapamadım.
Sanki elimden bırakırsam bir şey daha kaybedecektim.
Boğazımda tanıdık bir düğüm büyümeye başladı.
Yutkundum.
Geçmedi.
İnsan bazı acıların yıllar geçtikçe küçüleceğini sanıyor.
Yalan.
Sadece daha derine yerleşiyorlar.
Avucumdaki pusulaya baktım.
Sonra yastığa.
Sonra boş odaya.
Bir şey koptu içimde.
Sessizce değil.
Hırsla.
Yıllardır tutulduğu yerden kurtulmaya çalışan bir hayvan gibi.
Önce nefesim bozuldu.
Sonra gözlerim.
Sonra bütün bedenim.
Hıçkırıklarımın arasında rüyayı hatırladım.
Yüzünü seçemediğim bir kadın.
Nasır tutmuş eller.
Karanlığın içinden gelen bir ses.
Ve yıllardır anlayamadığım o ağırlık.
Sanki rüya bir şey anlatmaya çalışmıyordu.
Bir yere çağırıyordu.
Ben ise yıllardır duymamazlıktan geliyordum.
İnsan bazen geçmişi unutmaz.
Kapısını kapatır.
Ama bazı geceler geçmiş kapıyı çalmaz.
İçeri girer.
Köye Dönüş
Otobüs hareket ettiğinde pişman olmuştum.
Yolun yarısında daha da pişman oldum.
Köye yaklaştığımızda ise dönmek için çok geçti.
İnsan bazen yanlış yere gittiğini bile bile yolculuk eder.
Çünkü bazı yollar insanı gitmek istediği yere değil,
kaçtığı yere götürür.
Ben de öyle yaptım.
Bir rüyanın peşine düşülmezdi.
Bunu biliyordum.
Yine de gitmiştim.
Otobüs son virajı döndüğünde başımı cama yasladım.
Bazı manzaralar insanın yaşını biliyor.
Yıllar geçse de aynı yerden vuruyor.
Çocukluk geçmiyor.
İnsan yalnızca ondan uzaklaşıyor.
Dağlar küçülmüştü sanki.
Yollar daralmış.
Evler susmuştu.
Yoksa değişen ben miydim?
İnsan büyüdüğünü sanıyor.
Oysa yalnızca eksiliyor.
Otobüs durdu.
Şoför bagaj kapağını açtı.
Kimse beni beklemiyordu.
Bunu biliyordum.
Yine de inerken etrafa baktım.
İnsan bazı umutlarından vazgeçiyor.
Bazılarından vazgeçemiyor.
Bir an için adımı duyacakmışım gibi geldi.
Duymadım.
Omzuma çantamı astım.
Elimi cebime attım.
Pusula oradaydı.
İğnesi kuzeyi gösteriyordu.
Ben ise yıllar sonra ilk kez nereye gittiğimi bilmiyordum.
Belki de insan yönünü kaybettiğinde,
en çok eve benzeyen yerlere dönüyor.
Yokuşu ağır ağır çıktım.
Bazı yollar kısalmaz.
Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin,
insan çocukluğundaki mesafeyi yürür.
Babaannemin evi köyün en sonunda dururdu.
Eskiden bana büyük görünürdü.
Şimdi küçülmüştü.
Ya da ben büyümüştüm.
Kireç badanalı duvarlarının yer yer dökülen yüzü hâlâ aynıydı.
Pencerelerin mavi çerçeveleri güneşte solmuştu.
Bazı şeylerin değişmediğini görmek insanı tuhaf biçimde rahatlatıyor.
Çünkü değişmeyen şeyler,
zamanın gerçekten geçtiğine inanmak istemeyen tarafımıza iyi geliyor.
Bahçe kapısı yarı açıktı.
Elimi uzatıp ittim.
Tanıdık gıcırtı yılların arasından çıkıp kulağıma yerleşti.
İşte bunu hatırlıyordum.
Belleğim yine iş başındaydı.
Evin rengini unutmuştu.
Ama bir kapının sesini saklamıştı.
Bellek büyük olayları değil,
insanı hazırlıksız yakalayan ayrıntıları seviyordu.
Bahçeye girdim.
Otlar diz boyunu geçmişti.
Taşların arasından yabani çiçekler çıkmıştı.
Ve tam ortada o ağaç duruyordu.
Yıllardır rüyamda gördüğüm kadar büyük.
Yıllardır hatırladığım kadar yalnız.
Dut ağacı.
Gövdesindeki yarığı görünce elim istemsizce kabuğuna dokundu.
Bazı ağaçlar yaşlanmaz.
İnsan yaşlandıkça çocukluğuna benzemeye başlar sadece.
Bir yaz günü saatlerce altında oturduğumu hatırladım.
Avuçlarım morarmıştı.
Babaannem kızmıştı.
Sonra gizlice bir tas su getirip ellerimi yıkamıştı.
Gülümsedim.
Hatıralar tuhaf şeylerdi.
Büyük acıları saklayamıyorlardı bazen.
Ama bir dut lekesini kırk yıl taşıyabiliyorlardı.
Dut lekesi çıkmıştı.
Hatırası kalmıştı.
Galiba hayat da biraz böyleydi.
Yaşananlar geçiyordu.
İzleri kalıyordu.
Başımı kaldırdım.
Dallar hafifçe kıpırdadı.
Bir an için babaannem kapıdan çıkıp beni çağıracakmış gibi geldi.
Gelmedi.
Bahçe sessizdi.
Ama uzun zamandır ilk kez sessizlik bana yabancı gelmedi.
Kapıyı itip içeri girdim.
Ev boştu.
Yine de boş görünmüyordu.
Bazı evlerde yaşayanlar gider.
Bekleyenler kalır.
Evler unutamıyordu.
Duvarlar hatırlıyordu.
Kapılar hatırlıyordu.
Pencereler hatırlıyordu.
Bazen insanın kendisinden daha iyi hatırlıyorlardı.
Gözlerim istemsizce ocağa kaydı.
Yerinde duruyordu.
Küçük.
İs tutmuş.
Sessiz.
Bir an için onu gördüm sandım.
Babaannemi.
Her zamanki yerinde.
Ocağın yanındaki alçak taburede oturuyordu sanki.
Dizlerinin üzerine bıraktığı elleriyle ateşe bakıyor, kendi kendine bir şeyler mırıldanıyordu.
Belki dua.
Belki türkü.
Belki ikisinin arasında bir şey.
Ateşe bir şeyler söylüyor gibi..
Gözlerimi kırptım.
Kimse yoktu.
Yalnızca yılların bıraktığı sessizlik.
Yine de içimden geçen ilk düşünce şu oldu:
Babaannem öleli yıllar olmuştu.
Ama ev onu benden daha iyi hatırlıyordu.
Ocak, Rüya ve Tuz Çevirme
Ocağın başında ne kadar oturduğumu bilmiyorum.
Akşam köyün üzerine ağır ağır çöktü.
Pencerelerdeki son ışık çekildi.
Gölge, odaların içine usulca yerleşti.
Ev küçüldü.
Sessizlik büyüdü.
Bazı evler gece olunca karanlığa gömülmüyor.
Hatıralarına gömülüyor.
Ayağa kalktım.
Babaannemin odasına girdim.
Demir karyola yerindeydi.
Başucundaki oyma desenler bile değişmemişti.
Ayakkabılarımı çıkardım.
Yorganı üzerime çektim.
Çocukluğumdan kalma bir kokuyu bulurum sandım.
Bulamadım.
Ama aramaktan da vazgeçmedim.
İnsan bazı şeylerin artık olmadığını bilir.
Yine de yoklar.
Belki de yas dediğimiz şey budur.
Bulamayacağını bile bile aramak.
Uyku ne zaman geldi bilmiyorum.
Rüya ne zaman başladı onu da.
Kendimi yine babaannemin evinde buldum.
Ama bu kez odada değildim.
Ocağın başındaydım.
Ateş yanıyordu.
Odunlar çıtırdıyor, turuncu ışık duvarlarda dolaşıyordu.
Babaannem her zamanki yerinde oturuyordu.
Alçak taburesinde.
Sanki hiç ölmemiş gibi.
Sanki ben hiç büyümemişim gibi.
Beni görünce gülümsemedi.
Şaşırmadı da.
Yalnızca dizine vurdu.
Yanına oturmamı istedi.
Çöktüm.
Sonra çocukluğumdan beri yapmadığım bir şeyi yaptım.
Başımı dizlerine koydum.
Nasır tutmuş elleri saçlarımın arasında dolaşmaya başladı.
İşte bunu hatırlıyordum.
İnsan bazı yüzleri unutabiliyor.
Ama bir elin şefkatini unutamıyor.
Çünkü sevgi önce gözlerde yaşamıyor.
Bir sesin tonunda yaşıyor.
Bir elin ağırlığında.
Bir dokunuşun bıraktığı huzurda.
Yıllar geçiyor.
İnsanlar gidiyor.
Ama bazı dokunuşlar ölümlerden daha uzun yaşıyor.
Ağlamaya başladım.
Önce sessizce.
Sonra yıllardır içimde sıkışıp kalan ne varsa çözülür gibi.
“Yoruldum babaanne,” dedim.
“Çok yoruldum.”
İnsan yaşadıklarından yorulmuyor bazen.
Anlatamadıklarından yoruluyor.
Kimsenin bilmediği yerlerinden.
Kimsenin görmediği yaralarından.
Bir ömür boyunca güçlü görünmekten.
Eksik yaşayıp tamam görünmekten.
Ve hiç geçmeyecek bir şeyi,
geçecekmiş gibi yaşamaktan.
Ateş çıtırdadı.
Babaannem saçlarımı okşadı.
“Biliyorum kızım,” dedi.
O kadar.
Bazen insanın ihtiyacı olan şey bir cevap değil.
Anlaşıldığını bilmektir.
Ben konuştum.
Kaybettiklerimi.
Bulamadıklarımı.
İçimde taşıdığım ağırlığı.
Yıllardır sustuğum yerleri.
Bitirdiğimde ocaktaki odunlardan biri çöktü.
Alev bir an yükseldi.
Babaannem yanındaki eski cam kavanoza uzandı.
Bir tutam tuz aldı.
Başımın üzerinde ağır ağır çevirmeye başladı.
Dudakları kıpırdıyordu.
“…Ya Şâfî…”
“…Ya Hafîz…”
“…Hızır yoldaşın olsun…”
“…göz değeni al…”
“…yürekteki ağırlığı al…”
Sözler bazen duaya,
bazen türküye benziyordu.
Ocaktaki ateş çıtırdadı.
Tuz başımın üzerinde dönmeye devam etti.
Bir an için yıllardır taşıdığım yükün yerini hissettim.
Göğsümde değildi.
Omuzlarımda da.
İnsan bazı acıları bedeninde taşımıyor.
Hayata bakışında taşıyor.
Sessizliğinde.
Sevinemeyişinde.
Eksik kalan taraflarında.
Ben yıllardır onu taşıyordum.
Sonra babaannemin sesi değişti.
Dua ile söz birbirine karıştı.
“Keder tuz gibidir kızım.”
“Azı yemeğe tat verir.”
Ateşin ışığı yüzüne vurdu.
“Çoğu insanın ağzını yakar.”
Gözlerimi kapattım.
Tuzun hışırtısını duyuyordum.
“Hatırlamak başka şeydir kızım.”
“Tutmak başka.”
Bir tutam daha çevirdi.
Bazı insanlar acılarını bırakmıyor.
Çünkü bırakırlarsa sevdiklerini de bırakacaklarını sanıyorlar.
Oysa sevgi başka şeydir.
Acı başka.
“…giden gittiği yere varsın…”
“…kalan kaldığı yerde kuvvet bulsun…”
“…yolunu şaşıran yönünü bulsun…”
Sonra eğildi.
Sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
“Ölüler gittiği yere varır kızım.”
“Asıl kalanlar yorulur.”
Boğazım düğümlendi.
O an anladım.
Yıllardır taşıdığım şey yalnızca özlem değildi.
Yorgunluktu.
İndirilemeyen bir yükün yorgunluğu.
Başımı biraz daha dizlerine gömdüm.
Babaannem saçlarımı okşadı.
“O yüreğinde dursun.”
“Ama acısını her gün yeniden diriltme.”
Bir süre sustu.
Sonra çok yavaş konuştu.
“Allah ölüleri bizden alır.”
“Biz de onları Allah’tan almaya kalkmayalım.”
İçimde bir şey sızladı.
Yıllardır aynı yerde duran bir şey.
Belki yara.
Belki suçluluk.
Belki de bırakamayış.
O an ilk kez düşündüm.
Bazı acıları yaşatmıyor olabilir miydim?
Ölmelerine izin vermediğim için.
Tam o sırada avucundaki tuzun bir kısmı ateşe düştü.
Alev bir an yükseldi.
Bembeyaz.
Gözlerimi kapattım.
Uyandığımda üzerim sırılsıklamdı.
Yorgan terden ağırlaşmıştı.
Bir süre nefes almaya çalıştım.
Kalbim göğsümde değil de boğazımda atıyordu sanki.
Yataktan kalktım.
Su içmek istiyordum.
Koridoru geçip mutfağa girdim.
Ev sessizdi.
Ama artık o sessizlik boş görünmüyordu.
Bazı evler konuşmaz.
Yine de insanı cevaplarla baş başa bırakır.
Testiden bardağa su doldurdum.
İlk yudumu alırken gözüm rafa takıldı.
Orada eski bir cam kavanoz duruyordu.
Kapağı paslanmıştı.
Camı buğulanmıştı.
İçinde beyaz bir sessizlik vardı.
Tuz.
Bir anda rüyadaki ateş geldi aklıma.
Babaannemin elleri.
Duası.
Başımın üzerinde dönen kristaller.
Bardağı tezgâha bıraktım.
Kavanoza yaklaştım.
Ne tuhaf.
İnsan bir rüyadan kaçabiliyordu.
Ama bazen bir kavanoz tuzdan kaçamıyordu.
Kavanoz, Pusula ve Yokluğun Sesi
Kavanozu raftan aldım.
Ocağın yanındaki taşa oturdum.
Babaannemin yıllarca oturduğu yere.
Camın içindeki tuz ay ışığında soluk soluk parlıyordu.
Bir süre elimde tuttum.
Ne yapacağımı bilmiyordum.
Belki de ilk kez bir şey yapmaya çalışmıyordum.
Yalnızca oturuyordum.
Ocağın kararmış taşlarına baktım.
Bir zamanlar burada ateş yanardı.
Çay kaynardı.
Dualar edilirdi.
Babaannem otururdu.
Ben otururdum.
Hayat, kendini sonsuz sanan insanların rahatlığıyla akıp giderdi.
Meğer hiçbir şey kalmıyormuş.
Bir kapının sesi kalıyormuş.
Bir dut lekesi.
Bir pusulanın çatlağı.
Bir avuç tuz.
Ve insanın içinden hiç çıkmayan eksiklik duygusu.
Bazı şeyler bitmiyordu.
Yalnızca şekil değiştiriyordu.
Acı gibi.
Özlem gibi.
Yokluk gibi.
Elimi cebime attım.
Pusula hâlâ oradaydı.
Çıkardım.
Avucumun içine aldım.
Camındaki çatlak ay ışığını ikiye bölüyordu.
Bir süre öylece baktım.
Sonra hatırladım.
Bir soruyu.
Yine o soru.
Belleğim cevabı vermiyordu.
Yalnızca soruyu saklıyordu.
“Kuzey hep aynı yerde mi anne?”
Bir yaz günü sormuştu.
Dut ağacının altında oturuyorduk.
Avuçları morarmıştı.
Bana göstermek için ellerini uzatmıştı.
Sanki dünyanın en büyük keşfini yapmış gibi gülüyordu.
Ben ne cevap vermiştim bilmiyorum.
Hatırlamıyordum.
Ama gülüşünü hatırlıyordum.
İnsan tuhaf bir mahluktu.
Bir ömrü unutuyor da bir gülüşün ışığını saklayabiliyordu.
“Kuzey hep aynı yerde mi anne?”
Soruyu hatırlıyordum.
Cevabını değil.
Hayat bazen böyleydi.
Gidenler cevapları da yanında götürüyordu.
Bize yalnızca sorular kalıyordu.
Uzun zamandır ilk kez yokluğunu değil,
varlığını düşündüm.
Nasıl güldüğünü.
Nasıl merak ettiğini.
Nasıl soru sorduğunu.
Yokluğu yıllardır benimleydi.
Ama varlığına dokunmayalı çok olmuştu.
Belki de insan bir süre sonra kaybettiği kişiyi değil,
kaybını hatırlamaya başlıyordu.
Pusulayı avucumda çevirdim.
İğne yine kuzeyi gösterdi.
Soruyu hatırlıyordum.
Cevabını değil.
Yalnızca soruyu.
Hatıralar tuhaf şeylerdi.
Büyük acıları saklayamıyorlardı bazen.
Ama bir dut lekesini kırk yıl taşıyabiliyorlardı.
Bir çocuğun merakını.
Bir yaz gününü.
Bir gülüşü.
Belki de insan sevdiği kişiyi kaybetmiyordu.
Onunla ilgili yeni hatıra biriktirme ihtimalini kaybediyordu.
İşte buna alışılmıyordu.
Yeni bir soru olmayacaktı.
Yeni bir kahkaha.
Yeni bir yaz günü.
Acı bazen ölümden değil,
olmayacak şeylerin birikmesinden büyüyordu.
Gözlerimi kapattım.
O an ilk kez yokluğunu değil,
varlığını düşündüm.
Koşuşunu.
Gülüşünü.
Merakını.
Çocuklar giderken arkalarında büyük sözler bırakmıyordu.
Bir soru bırakıyorlardı.
Bir kahkaha.
Bir yarım cümle.
Ve insan yıllarca o eksik cümlenin sonunu içinde tamamlamaya çalışıyordu.
O an anladım.
İnsan sevdiği birini kaybettiğinde,
evden yalnızca bir kişi gitmiyordu.
Sesler değişiyordu.
Odalar değişiyordu.
Pencereler değişiyordu.
Işık bile başka düşüyordu.
Evde her şey yerli yerindeydi.
Yerinde olmayan yalnızca bir kişiydi.
Ama bazen bir kişinin yokluğu,
bütün bir evden daha büyük yer kaplıyordu.
Kavanozu iki elimle kavradım.
İçindeki tuz hafifçe hışırdadı.
Bir zamanlar bu evde başka sesler vardı.
Şimdi hangilerini özlediğimi bile bilmiyordum.
Yalnızca sustuklarını biliyordum.
İnsan sevdiği kişinin sesini özlediğini sanıyor.
Sonra yıllar geçiyor.
Meğer en çok ona söyleyemeyeceği şeyleri özlüyormuş.
Başımı duvara yasladım.
Gece sessizce evin içine doluyordu.
Bir zamanlar bu evde başka sesler vardı.
Şimdi hangilerini özlediğimi bile bilmiyordum.
Yalnızca sustuklarını biliyordum.
İnsan zamanla kaybettiklerini aramayı bırakıyor.
Çünkü bulamayacağını öğreniyor.
Ama yokluklarıyla yaşamayı öğrenmek başka bir ömür istiyor.
İlk kez o zaman düşündüm;
Belki de insan kaybettiklerini aramıyordu.
Onlardan geriye kalanlarla yaşamayı öğrenmeye çalışıyordu.
Dönüş
Çantamı omzuma astım.
Bahçe kapısını usulca kapattım.
Dut ağacı arkamda kaldı.
Ocaktaki ateşin son ışığı pencereye vuruyordu.
Bir an durup eve baktım.
Beni benden daha iyi hatırlayan o eski eve.
Ev sessizdi.
Ama artık o sessizlik bana yabancı gelmiyordu.
Bazı yerler insanı bırakmıyordu.
İnsan yalnızca onlarla kavga etmeyi bırakıyordu.
Sonra yola çıktım.
Gece sessizdi.
Ayak seslerim köy yolunda kayboluyordu.
İçimde hâlâ bir eksiklik vardı.
Sanırım hep olacaktı.
Bazı eksikliklerin çaresi yoktu.
Çünkü onlar bir şeyin yokluğu değil,
bir zamanlar var olmuş olmasının iziydi.
Ama yıllardır ilk kez o eksiklik beni olduğum yere çivilemiyordu.
Benimle birlikte yürüyordu.
Rüzgâr yüzüme dokundu.
Başımı kaldırdım.
Gökyüzü çocukluğumdaki kadar uzaktı.
Dünya hâlâ aynı dünyaydı.
Kaybettiklerim hâlâ kaybettiklerimdi.
Ama nedense yükleri hafiflemişti.
Belki de insan bazı acıları bırakmıyordu.
Yalnızca onları taşımanın başka bir yolunu öğreniyordu.
Yürüdüm.
Biraz daha yürüdüm.
Sonra fark ettim;
Bazı insanlar ölünce gitmiyordu.
Sesleri gidiyordu.
Yüzleri silikleşiyordu.
Ama sevgileri insanın içine yerleşip onunla yürümeye devam ediyordu.
Bir evin sessizliğinde.
Bir dut ağacının gölgesinde.
Bir çocuğun sorusunda.
Bir duanın içinde.
Bir avuç tuzda.
Ve insanın kalbinde.
Bir elimde geçmiş vardı.
Bir elimde yarın.
Ve ilk kez,
ikisini birden taşıyabiliyordum.
Arkamda bir ev kaldı.
Bir dut ağacı.
Bir ocak.
Bir ömür.
Bu kez dönüp bakmadım.
Çünkü bazı vedalar bitmiyordu.
İnsan yalnızca onlarla birlikte yürümeyi öğreniyordu.
Filiz
Haziran 2026
